Travmatik olaylar, halkların kolektif belleklerinde derin kırılmalar yaratmaktadır. Bu tür olaylar aynı zamanda birer zaman taşı işlevi görmektedir. Belirli bir noktadan sonra halklar geçmişi anlatırken, bu olayları bir eşik kabul ederek “öncesi” ve “sonrası” şeklinde bir anlatı kurmaktadır. Kimi halklar bu kırılmaları geleceğe yönelik bir basamak olarak değerlendirirken, kimi halklar açısından bu tür olaylar ya sabit kalmayı ya da geriye dönüşü ifade etmektedir. Bu noktada halkların içinde bulundukları toplumsal koşulların göz ardı edilmemesi önemlidir. Zira bazı durumlarda mevcut koşullar, ilerlemeyi değil, geriye dönüşü koşullandırmaktadır.
Bu çerçevede Çerkesler özelinde bakıldığında, soykırım ve sürgün önemli bir travmatik olay olarak öne çıkmaktadır. Sürgünün tarihi üzerine bugüne kadar çok şey yazılmış, sayısız hikâye anlatılmış ve büyük acılar dile getirilmiştir. Ancak asıl soru burada ortaya çıkmaktadır: Ne olmuştur, ne değişmiştir? 21 Mayıs, yalnızca anılan bir tarih olmaktan çıkartılıp gerçekten anlamlandırılabilmiş midir? 2026 yılının ilk aylarından geriye dönüp bakıldığında, bu süreçte somut bir değişim ve dönüşüm görmek mümkün müdür? Kuşkusuz geçen 162 yıl içerisinde çok değerli kişiler tarafından önemli işler yapılmıştır. Ancak yapılan yanlışlar ve yapılmayanlar, çoğu zaman bu olumlu çabaların iyi taraflarını gölgede bırakmış görünmektedir.
Bu noktada ele alınması gereken konu başlıkları oldukça fazladır ve bunların tamamına tek bir yazıda değinmek mümkün değildir. Öncelikli meselelerden biri, geçen 162 yıl içerisinde Türkiye’deki Kafkas-Çerkes diasporasının federasyonlaşma mantığını yeterince kavrayamamış olmasıdır. Ya toplumun genelinde bu kavrayış eksikliği mevcuttur ya da özellikle bu eksikliği taşıyan kişiler federasyon yönetimlerine seçilmektedir. Oysa federasyon, temel olarak aynı amaç doğrultusunda bir araya gelen ve asgari düzeyde ortaklaşabilen derneklerin, ulusal ölçekte iletişim ve iş birliğini sağlamak ve geliştirmek amacıyla oluşturduğu bir üst örgütlenme biçimidir. Buradan hareketle federasyon yönetimlerinden beklenen; dernekler arası iletişimi güçlendirmeleri, derneklerin yapısal eksikliklerini gidermeye katkı sunmaları ve kamuoyu nezdinde dernekleri temsil etmeleridir. Ancak Türkiye’deki Çerkes-Kafkas diasporasına ait federasyonlar incelendiğinde, dil başta olmak üzere çeşitli kursların doğrudan yürütücüsü hâline geldikleri görülmektedir. Üstelik bu faaliyetler zaten bünyelerinde bulunan dernekler tarafından yapılmaktayken, federasyonların da aynı alanlara yönelmesi dikkat çekicidir. Toplum adına stratejik olarak yapılabilecek pek çok faaliyet varken, federasyonların bu noktada sıkışıp kalmaları üzücüdür.
Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getirmektedir: Federasyonlar ne yapabilir? Örneğin Çerkes-Kafkas haklarına odaklanan, güncel meseleleri ele alan bir dergi çıkarabilir ve bunu yaygınlaştırabilirler. Tekil bir derneğin matbu bir dergiyi çıkarması ve sürdürülebilir kılması oldukça meşakkatlidir. Çünkü insan kaynağı sınırlıdır. Oysa federasyonlar, farklı derneklerden çok sayıda kişiyi bir araya getirebilecek geniş bir insan kaynağına sahiptir. Bu denli elzem bir meseleyi gündemine almayan federasyonların, bu topluma nasıl bir katkı sunduğu sorgulanmalıdır. Varlıkları ile yoklukları arasındaki fark nedir? Zira federasyonların kuruluş amacının, en başından itibaren kurs vermek açmazına sıkışmak olmadığı açıktır. Bu bağlamda federasyonların, neden kurulduklarına dair ciddi bir muhasebe yapmaları ve kuruluş ilkelerine rücu etmeleri gerekmektedir. Ancak günümüzde federasyonlarda katı bir statüko hâkimdir. Kişiler değişse dahi bu statüko varlığını sürdürmekte ve yenilenmenin önünü kapamaktadır. Akan bir derenin önü kapatıldığında, bir süre sonra o alan göle dönüşmekte ve zamanla su kirlenmektedir. Oysa akan su temizdir. Bu benzetmeden hareketle federasyonlarda hâkim olan statükonun Çerkesler açısından zararlı olduğu açıktır. Akış ve yenilenme kesildikçe, kurumsal yapıların içi boşalmakta ve bozulma kaçınılmaz hâle gelmektedir.
Kısacası dernekler ve federasyonlar, belli bir noktadan sonra bu halkın içinden doğmuş yapılar olmaktan çıkmış, adeta dışarıdan gelmiş kurumlara dönüşmüştür. Federasyonları oluşturan yapılar dernekler olmasına rağmen, federasyonlar zamanla derneklerden kopuk, ayrı bir kurumsal kimlik edinmiştir. Bunun doğal sonucu olarak, dernekler ve federasyonlarda gerçek bir değişim yaratabilecek olan halk, bu yapılardan uzaklaşmış; statüko ise daha da katmerleşmiştir. Bu bağlamda kültürüne ve halkına bağlılık hisseden her bireyin bu durumu fark etmesi ve yanlış gidişata müdahale ederek süreci durdurması son derece elzemdir.
Eleştiri yaptıktan sonra önemli olan bir öneri ortaya koyabilmektedir. Peki bu yazının önerisi nedir? Yazının önerisi 21 Mayıs’ın bir an önce anlamlandırılmaya başlanmasıdır. Bu nasıl yapılabilir? Bu, 21 Mayısları Çerkeslerin geleceğine ilişkin felsefi, sosyolojik ve tarihsel bir perspektif geliştirmek için bir alan olarak kurgulamakla mümkündür. Bu perspektifi oluşturacak olan elbette bireyler, dernekler ve federasyonlardan oluşan örgütlenme ağıdır. Ancak görülmektedir ki bu örgütlenme ağında sorunlar mevcuttur. Tali yollara sapan dernek ve federasyonların ana ve hakiki istikamete kendiliklerinden dönmeleri beklenmemelidir. Bu yönelim ancak bireylerin iradesi ve müdahalesiyle mümkündür. Bu noktada toplumun her bireyine düşen sorumluluk açıktır: Akan suyun önüne çekilmiş setlerin kaldırılması.
* Bu yazı Sizin Gazete’nin 17. sayısında yayımlanmıştır.


Yorum bırakın