Giriş

Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın, 07.12.2021 tarihinde Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nu eleştirmek amacıyla kullandığı “… Çerkez Ethem gibi saf mı değiştirdin?” ifadesiyle birlikte Çerkesler ve Ethem Bey meselesi yeniden kamuoyunun gündemine taşınmıştır. Bu açıklamanın ardından Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) bir basın açıklaması yayımlamış[1], Tanju Özcan’a sosyal medya üzerinden çeşitli tepkiler yöneltilmiştir. Tepkiler sonrasında Tanju Özcan, “Çok sayıda Çerkez dostum beni aradı. Çerkezler çok saygı duyduğum vatansever insanlar, yanlış anlaşılmaktan dolayı çok üzüldüm. Beni tanıyanlar Çerkezler’e karşı olan muhabbet ve sevgimi gayet iyi bilirler. Çerkez kardeşlerimi istemeden üzdüysem haklarını bana helal etsinler” şeklinde bir paylaşım yapmıştır. Bu paylaşım, bazı Çerkesler tarafından olumlu karşılanmış; verilen tepkiler sonucunda Tanju Özcan’ın geri adım attığı düşünülmüştür.

Tanju Özcan’ın kullandığı ifade hatalı olduğu kadar, toplumun Ethem Bey’e yönelik algısı da sorunludur. Gösterilen tepkiler anlaşılır ve mantıklıdır; ancak bu tepkiler, Ethem Bey’in isminin önünde neden “Çerkes” sıfatının yer aldığını sorgulamamaktadır. Bu nitelemenin hangi gerekçelerle ortaya çıktığı ya da Ethem Bey’in yaşamı boyunca gerçekleştirdiği eylemleri “Çerkeslik” adına mı yaptığı gibi sorular gündeme gelmemektedir. Bu sorulara yanıt verilmediği sürece, ilerleyen dönemlerde farklı bağlamlarda farklı kişiler tarafından “Çerkes Ethem” ifadesi yeniden kullanılarak Çerkes toplumu tekrar hedef hâline getirilecektir. Asıl üzücü olan, Çerkes toplumunun Ethem Bey meselesinde savunma pozisyonundan çık(a)mamış olmasıdır. Bu savunma refleksi belirli ölçüde anlaşılabilir olsa da, artık aşılması gerekmektedir. Zira ortaya çıkan tarihsel belgeler ve vakıalar, Ethem Bey’in eylemlerini Çerkeslik uğruna gerçekleştirmediğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda Çerkes toplumuna asıl zarar verenler Tanju Özcan gibilerden ziyade, bilerek ya da bilmeyerek Ethem Bey’i Çerkes kimliğiyle özdeşleştirenlerdir. Ethem Bey meselesi zamanla siyasi ve popülist bir nitelik kazanmış, Çerkeslikle olan bağı büyük ölçüde kopmuştur. Popülizm üretmek isteyenler için Ethem Bey kullanışlı bir araç hâline gelmiştir. Mustafa Kemal ve Kemalizm ile hesaplaşma içerisinde olan kesimler de Ethem Bey’i bir siper olarak kullanmaktadırlar. Bu nedenle Çerkesler, bir savunma mekanizması olarak Ethem Bey meselesi her gündeme geldiğinde vatanseverliklerini ispatlama ihtiyacı hissetmektedir. Toplumsal atmosfer bu durumu adeta zorunlu kılmaktadır.

Ethem Bey’in isminin önüne “Çerkes” sıfatının eklenerek, bireysel eylemlerinden bir halkın sorumlu tutulması, asimilasyonun görünür yüzlerinden biridir.[2] Özellikle ortaokul ve lise yıllarında Çerkes olduğunuz biliniyorsa, tarih derslerinde bu konu işlenirken sınıftaki bakışların üzerinizde toplandığını hissedersiniz.[3] Bu durum rencide edicidir ve bireyi kendi içinde sürekli bir hesaplaşmaya sürükler. Bu hesaplaşma ise çoğu zaman hiçbir zaman sona ermez; çünkü Ethem Bey’den hayatın her döneminde “Hain Çerkes” tanımlamasıyla söz edilmektedir.

Çerkesler uzun yıllar boyunca Ethem Bey meselesinde savunmacı bir tutum sergilemiştir. Bunun temel nedeni, Çerkes kimliğiyle bir kişinin “hain” olarak etiketlenmiş olmasıdır. Bu tanımlamayla karşılaşıldığında, “Hain Çerkes!” ifadesi bir saldırı olarak algılanmakta ve bu saldırıya cevap verme ihtiyacı doğmaktadır. Verilen cevaplar ise çoğunlukla “Çerkes Ethem hain değildir!” söylemi etrafında şekillenmekte, Ethem Bey’in eylemleri savunulmaya çalışılmaktadır. Ancak Ethem Bey’e yüklenen Çerkeslik vurgusu ve hain yaftası, zamanla Çerkes kimliğinin ifade edilmesini güçleştiren bir unsura dönüşmektedir. Zira herhangi bir bağlamda söz alındığında “hain” olarak yaftalanmak olağan hâle gelmektedir.

Ethem Bey’in küçük düşürücü bir biçimde “Çerkes Ethem”e indirgenmesi, Çerkesliğe yerli halk tarafından atfedilen eşkıyalık ve çetecilik gibi olumsuz nitelemelerin meşrulaştırılması ve “Hain Çerkes!” ifadesinin siyasi dile yerleşmesi anlamına gelmiştir.[4] Bu nedenle Çerkes toplumu içinde pek çok kişi, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren resmî tarih yazıcılığı gibi politikalar aracılığıyla sürdürülen bu tür etnik ve olumsuz tanımlamalar nedeniyle, nesiller boyu Türkiye’ye aidiyetlerini sorgulamak zorunda kalmıştır.[5]

Bu çalışmanın temel tezi; Ethem Bey’in eylemlerini Çerkeslik uğruna gerçekleştirmediğinin ortaya konulması ve isminin önünde yer alan “Çerkes” tanımlamasının kaldırılması gerekliliğinin temellendirilmesidir. Bu doğrultuda özellikle “Çapanoğlu Hadisesi”, “Ethem Bey’in başına buyrukluğu”, “Ethem Bey’in Enver Paşa ile ilişkisi” ve “düzenli ordu tartışmaları” olmak üzere dört ana başlık üzerinde durulmuştur.

1. Elde Silah, Söz Söyleyen Aile

Ethem Bey’in ailesi Milli Mücadele öncesinde İttihat ve Terakki ve Teşkilat-ı Mahsusa ile bağları olan, son on yılda Edirne’den Bingazi’ye ve Kafkaslardan İran’a kadar İmparatorluğun dört bir yanında savaşmış, iktidardaki İttihat ve Terakki’nin en üst düzey yöneticilerine yakın olmuş -bilhassa Enver Paşa’ya- ve yasa dışı pek çok eylemin içinde pişmiş kimselerdir.[6] Türk tarihçiliği Ethem Bey’in 1919 yılı öncesindeki faaliyetleri üzerinde çok durmamaktadır. Bu da aslında Ethem Bey’in Milli Mücadele içinde bir dönem yükselip, sonra sönümlenmiş biri gibi görülmesine  neden olmaktadır. Ethem Bey, genel savaşta Teşkilat-ı Mahsusa’nın üyesi olarak Rauf Bey’in komutasında İran-Afgan seferine katılmıştır.[7] Ardından 1918 yılında gerçekleşen Irak seferine iştirak etmiştir.[8] 1915 yılı Kasım ortalarında Ethem Bey, 500 kişilik bir mücahit grubuyla Nasturi İsyanını bastırmaya çalışan Ömer Naci Bey’e yardıma gönderilmiştir.[9]

2. Çapanoğlu Hadisesi

Ethem Bey’in Ankara Hükümeti karşıtı bir konuma gelmesinin ilk nedeni Çapanoğlu Hadisesinde Mustafa Kemal ve Ethem Bey arasında yaşanan sürtüşmedir. Ethem Bey, Yozgat’ta divan-ı harp tarafından sorguya çekilen mutasarrıfın itiraflarının, ele geçen savaş belgelerinin ve tanıkların sözlerinin mutasarrıfı, Yozgat İsyanının baş sorumlularından biri olarak gösterdiğini, ayrıca Ankara Valisi Yahya Galip ve Mustafa Kemal’inde sorumlu olduğunu ifade etmektedir.[10] Buradan hareketle Ethem Bey, İçişleri Bakanlığına, meclis ve hükümet başkanı olması hasebiyle Mustafa Kemal’e ve Yahya Galip Bey’e telgraf çekip Yahya Galip Bey’in isyanın sorumlularından olduğunu ve Yozgat’a gelmesi gerektiğini belirtmiştir . Ethem Bey’in amacı, Yahya Galip Bey’i divan-ı harpte yargılamaktır. İçişleri Bakanlığı ve Mustafa Kemal’den gelen cevapta ise Yahya Galip Bey’in görevden alındığı fakat hasta olmasından ötürü Yozgat’a gelemeyeceği ifade edilmiştir. Ethem Bey anılarında Yahya Galip’in hasta olmadığı duyumunu aldığından, kendisine gelen telkinler sonucu dışarı çıkmadığı ve doktor raporunun düzmece olduğundan bahsetmektedir. Ethem Bey’e göre Mustafa Kemal’in telaşının nedeni  Yahya Galip Bey’i ve tutuklu Yozgat mutasarrıfını korumaktan öte, Yahya Galip Bey’in ifadesine başvuracak olan yetkili ve adil bir divan-ı harp heyetinin sonradan kendisini, sorgulayacak olması ve sorumluluğun doğal olarak kendisine yükleneceğinden korkmasıydı.[11] Divan-ı harp heyetinin ilgili makamları sıkıştırmasını istediğini ifade eden Ethem Bey, bu süreçte Mustafa Kemal ile görüşen ağabeyi Reşit Bey’den bir telgraf alır. Telgraf şöyledir:

“İzinli olarak Bursa’daydım. Mustafa Kemal Paşa’dan aldığım acele bir telgraf üzerine Ankara’ya geldim. Paşa başta olmak üzere bazı milletvekili ve samimi dostların ricası üzerine sizinle görüşmeyi gerekli buldum. Sabık Ankara Valisi Yahya Galip Bey sorununu ve buna ilişkin mahkemeyi müsamaha ile geciktirmenizi eğer zorunluysa yalnız mutasarrıfın cezalandırılması ile yetinilmesini günün hal ve şartları bakımından gerekli buluyorum. Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuda bana olan itirafı, şikayetleri, nihayetsiz ve samimiyete dayanmaktadır.

Evet o havali isyanın arifesi, günlerinde Yozgat halkının, mutasarrıfı vali Yahya Galip Bey’e ve hükümete şikayet etmelerine rağmen, Mustafa Kemal Paşa’nın mutasarrıfın yerinde bırakılmasına tesir ve delalet ettiği, hatta vali Galip Bey’i mutasarrıf hakkındaki şikayetleri dikkate almak istediği halde Mustafa Kemal Paşa, yine tesir nüfuzuyla valiyi bu yasal takibattan alıkoyduğu bir gerçek ise de, Mustafa Kemal Paşa’nın iltiması iyi niyete dayanmakta olup asla bir ihanet veya menfaatten ileri gelmediğini kabul etmek lazım. Bunlar olağanüstü hal gereği olan hatalardan sayılabilir. Bunların arkadaşlar arasında bazen müsamaha ile geçiştirilmesi de “mürüvvet-i insaniye” icabından kabul olunmağa uygun hallerdir.”[12]

Ethem Bey, ağabeyinden gelen telgraf sonrasında konuyu kapatmıştır. Ancak ikisi arasında gerçekleşen bu sürtüşme Ethem Bey’in son noktada geldiği konum açısından belirleyici olacaktır.

3. Ethem Bey’in Başına Buyrukluğu

Ethem Bey ve Ankara Hükümeti arasındaki diğer sürtüşme, Ethem’in kendince suçlu gördüğü kişileri sert şekilde cezalandırmasıdır. Buna en güzel örnek Adapazarı-Düzce İsyanında görülmektedir. Düzce’deki Ankara karşıtı hareketin lideri olan Berzeg Sefer, Kuvayı Milliye’ye karşı olmasına rağmen İstanbul Hükümeti’nin İtilaf Devletleri ile anlaşmaya çalışmasına ve “Sevr Antlaşması ile yapılmaya çalışılan gibi Osmanlı Devleti’nin parçalara ayrılıp İtilaf Devletleri yönetimi altında bir koloni haline getirilmesine de karşıdır.”[13] Sevr Antlaşmasının imzalanmasından sonra Ankara Hükümetine karşı duruşundan ötürü pişmanlık duymuş ve Berzeg Sefer, Hüsrev Bey aracılığı ile Ankara Hükümeti ile bir uzlaşma arayışı içinde olmuştur. Anlaşmaya varılmak üzereyken, Ethem Bey, Geyve ve Sapanca üzerinden Düzce’ye hareket etmiştir. Bunun üzerine Ethem Bey’e Düzce’den bir telgraf gelmiştir:

“Biz Ankara ile ilişki kurduk, anlaşmak üzereyiz. Bakın biz size haber vermeden daha ileriye doğru kuvvet göndermeyiniz. Zira kuvvetlerinizin büyük tehlikeye girmesine neden olursunuz. Bu teklifimizin dışında bir yol tutmayacağınıza dair kesin cevap ve teminatınızı makine başında bekliyoruz.”[14]

Ethem Bey, bu telgrafı umursamadan 26 Mayıs 1920’de Düzce’ye çatışmasız olarak girmiştir. Mustafa Kemal’e asılacakların listesini bir telgraf olarak gönderen Ethem, Mustafa Kemal’den idamları gerçekleştirmek için onay istemiştir. Uzun bir tartışmadan sonra Berzeg Sefer’in asılması Mustafa Kemal tarafından onaylanmamasına rağmen, Ethem Bey, 17 Mayıs 1920’de Sefer, Koç, Abdülgani, Abdülvehap, Katil Rüştü, Kamil, Mehmet, Ali Galip Beylerin, Gürcü Hoca ve ordudan Hayri’nin olduğu 50 kişiyi idam etmiştir.[15] Ethem Bey, Adapazarı- Düzce bölgesinde uyguladığı kadar sert yöntemleri başka hiçbir yerde uygulamamıştır.[16] Ethem Bey, Ankara Hükümeti  tarafından verilen kararı dikkate almadan bir mahkeme gibi hareket ederek “suçluların” idam edilmesi için harp divanı kurulmasını sağlamıştır.[17]

4. Enver Paşa, Mustafa Kemal, Ethem Bey

Ethem Bey’in tasfiyesine yol açan diğer etkende Enver Paşa ile ilişkisidir. Bunun nedeni Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasında bir liderlik mücadelesinin bulunmasıdır. Bu mücadele, Milli Mücadele sürecinde Enver Paşa’ya yakın kadroların tasfiyesine neden olmuştur.

Bu bölümde meselenin anlaşılması için başta Enver Paşa’dan, Enver Paşa ve Ethem Bey arasındaki ilişkiden ve son olarak Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasındaki iktidar mücadelesinden bahsedilecektir.

4.1. Enver Paşa

Askeri hayatına Makedonya dağlarında Sırp ve Bulgar çeteleriyle gerilla savaşı yöntemleriyle savaşarak başlayan Enver Paşa, daha sonra Trablusgarp’tan Edirne’ye kadar birçok yerde savaşmış; Birinci Dünya Savaşı’nda ise Teşkilatı Mahsusa ile başta Kafkasya olmak üzere tüm cephelerde başarı elde etmiştir. Enver Paşa’nın Milli Mücadelede çete savaşlarını sürdüren birçok grup ve kişiyle ilişkisi bulunmaktadır.[18] Anadolu’daki sol muhalif gruplarla ilişkisi güçlü olan Enver Paşa’nın Ethem, Reşid ve Eşref gibi paramiliter grup liderleriyle ilişkisi Mustafa Kemal’e göre daha iyidir.

Ruslar tarafından Seyf-ül İslam (İslamın Kılıcı) olarak bilinen ve İslam dünyasının önemli bir figürü olarak görülen Enver Paşa’nın ve daha genelde İttihatçıların desteğini almak Bolşevikler açısından önemliydi. Bolşeviklerin Enver’i desteklemesinin bir nedeni de İttihat ve Terakki liderleri ile Anadolu Hareketinin liderleri arasında bir ayrım yaratarak Anadolu’da Bolşevizmin daha kolay yayılacağı bir ortamın oluşmasını sağlamaktı.[19] Azeriler’den ve Müslüman Kafkasyalılar’dan teşkil edilecek süvariler Enver’in kumandası altında Anadolu’ya sevkedilebilir ve Üçüncü Enternasyonal’e bağlı olan Türkiye Komünist Partisi’nin mensupları bu kuvvetler vasıtasıyla Anadolu’daki bir Türk Şuralar Hükümeti kurabilirdi.[20]

İslâmî bir sosyalizm[21] gerçekleştirmeyi düşünen Enver Paşa, Bolşeviklerin desteğini alarak İngilizlere karşı Osmanlı sınırlarında Afganistan’da, İran’da ve İslam coğrafyalarında İslâmî bir direniş oluşturmayı hedeflerken, Mustafa Kemal sadece Anadolu’ya odaklanmaktaydı.[22] O dönemde İttihat ve Terakki’nin liderleri Bolşevizm’i destekleseler de amaçları Anadolu’da Bolşeviklikten esinlenmiş bir yapı kurmak değildi.[23] Stratejik olarak bir arayış içinde olan İttihatçılara, Bolşevizm iyi bir şey olarak gözükmekte, lakin Türkiye’de tatbik edilmesinin o dönemler için mümkün olmadığı herkes tarafından ifade edilmekteydi.[24]

Enver Paşa 1920 yılı Ağustos ayında Moskova’ya vardıktan sonra, Bolşeviklerin desteğinin artmasıyla tekrardan siyaset sahnesine çıkmış ve Anadolu’da savaşan kadrolarıyla -Halil Paşa, Yenibahçeli Şükrü, Kazım Bey vs. — iletişime geçtikten sonra Anadolu siyasetinde adı geçmeye başlamıştır.[25] Mustafa Kemal’in, Enver’in Anadolu’ya geri dönmesine muhalefetinden dolayı, Enver Anadolu’da ortaya çıkmaya başlayan yeni askerî ve siyasî yapıda kendine yer bulmakta zorlanmıştır.[26] Enver Paşa Anadolu’ya dönmek için Bolşeviklerden mali destek, silahların sağlanması ve orduların kiralanması gibi taleplerde bulunmuştır.. 1920’nin Şubat ayı başlarında İngiliz askerî istihbaratı, Enver Paşa’nın “Büyük Müslüman Bolşevik Ordusu” başında İran’dan Maraş’a yürüme amacına yönelik propagandasına dair rapor vermiştir.[27] Sakarya Savaşı sırasında Anadolu’ya geçme konusunda ciddi hazırlıklar yapan Enver Paşa’nın ana maksadı işgale karşı mücadele etmenin yanı sıra gerektiğinde İttihatçı bir darbe ile Mustafa Kemal’i devirerek yönetimi ele almaktı.[28] 1921 yılı Mayıs ayı sonunda Kazım Karabekir Paşa’ya “Enver Paşa’nın Türk-Kafkas sınırında ilerlediğinde derhal tutuklanmasına ve askerî birlik kamyonuyla Ankara’ya gönderilmesine” ve “bağlılıklarından şüphe duyulan subayların cepheden uzaklaştırılmasına” dair iki emir gelmiştir. Bu arada Ankara’da bulunan Enver Paşa’nın eniştesi Doğu Cephesi Kurmay Başkanı Albay Kazım Bey’in ve Trabzon’daki 13. Tümen’in komutanı Yarbay Seyfi Bey’in uzaklaştırılmasını emredilmiştir.[29] Kazım Karabekir bu emirleri kabul edip, uygulamıştır.

4.2. Enver Paşa ile Mustafa Kemal Arasındaki Mücadele

İttihatçılar arasındaki korunma ve güvensizlik duygusu hücre tipi örgütlenmeyi beraberinde getirmiş, bu da hizipleşmeye neden olmuştur. Bu yoğun hizipleşme, İttihatçılar arasında belirgin bir liderlik çatışmasına ve güvensizliğe yol açmıştır. Özellikle 1913 yılında gerçekleşen Bab-ı Ali Baskının ardından örgüt içi güvensizlik ve çatışma daha çok belirginleşmiş ve gergin bir ortam yaratmıştır.[30] Örneğin; 1913 Baskını sonrası liderlikleri öne çıkan Enver ile Talat Paşa arasında, Talat ile Cemal Paşa arasında ve Cemal ile Enver Paşa arasında çekişme vardır. Bu çekişmelerin benzeri Mustafa Kemal ile Enver Paşa arasında da yoğun bir şekilde yaşanmıştır. Mustafa Kemal’de yoğun bir “Enver Paşa Kompleksi” varken; Enver Paşa’da Mustafa Kemal’i açgözlü ve ihtiraslı bulmakta ve antipati beslemektedir.[31]

Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasındaki en büyük kopuşun İttihat ve Terakki’nin 1909 Eylül ayında Selanik’te düzenlediği İkinci Kongresi’nde yaşandığı söylenebilir.. Kongre’ye Trablus delegesi olarak katılan Mustafa Kemal, askerin siyaset dışında kalması gerektiğini söylemiştir. Bu görüşün gücünü askerin desteğinden alan İttihat ve Terakki’nin idarecileri tarafından kabul edilmesi bir yana, telaffuz edilmesi bile hoş karşılanmadığı için Mustafa Kemal partiden  uzak tutulmuş ve [İttihat ve Terakki’nin] asker kanadının liderliğine hazırlanan Enver ile zaten zayıf olan münasebeti daha da zayıflamıştır.[32] Mustafa Kemal ile Enver Paşa arasında Libya’da görevdeyken sıkıntılar olduğu bilinmekte ancak bu sıkıntıların ne olduğu tam olarak anlaşılamamaktadır. Enver Paşa’nın, Libya’dan seneler sonra 17 Temmuz 1921 tarihinde yolladığı mektupta kullanılan ifadeler aralarında bazı sıkıntıların olduğunu kanıtlar niteliktedir. Mektupta şöyle demektedir:

“… maatteessüf, Trablus’tan beri bildiğim ahlak-ı şahsiyenizin (şahsi ahlakınızın) bugün vardığınız mevkide bile tebeddül edemediğini (değişemediğini) görüyorum. Ve benim yalnız iktidarınıza bakarak görmek istemediğim diğer noksanlarınızı artık göze sokacak surette belli ettiniz. …Sizi, şahsi hırsınıza mağlup olarak bu kadar küçülmüş gördüğümden dolayı teessüf ederim.”[33]

1916 yılı Ekim ayında Şehzade Vahideddin Efendi’nin Almanya’ya yaptığı resmî ziyarete ordu temsilcisi olarak katılan Mustafa Kemal’in gezi boyunca Vahideddin Efendi’ye Enver Paşa aleyhinde sözler söylediğini, Vahideddin Efendi’nin hatırlarında şu şekilde aktarılmaktadır:

“…Mustafa Kemal Paşa’yı ilk defa o zaman tanımıştım. Çok parlak bir zekaya sahipti ve sonraları onun bu zekasını değerlendirmeye çalıştım. Ama asıl ilgimi çeken tarafı daha yükseklere çıkma tutkusu ve Enver Paşa’ya karşı duyduğu sınırsız nefret olmuştu. … Yolculuk boyunca Enver Paşa aleyhine konuştu, hareketlerini ve büyüklük kompleksini eleştirdi, hatta Osmanlı Hanedanı’nı yıkmaya çalıştığını bile söyledi. …Her fırsatta bana sadakatını ispat ediyor ve Almanlar’a karşı duyduğu nefreti saklamıyordu.”[34]

Bunlara ek olarak, aşağıda aktarılan anı Mustafa Kemal ve Enver Paşa arasındaki ilişki açısından çarpıcıdır. Çanakkale cephesinde, Conkbayırı ve Anafartalar muharebelerinde sağladığı üstün başarılarından dolayı herkes Mustafa Kemal’in paşalığa terfisini beklemekteydi. Süreç içinde terfinin gelmemesi, çeşitli dedikoduların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bir gün Talat Paşa ve Dr. Nazım, İttihat ve Terakki Genel Merkezinde bu meseleyi konuşurlarken Enver Paşa içeri girmiştir. Talat Paşa, Enver Paşa’ya konuştukları meseleyi anlatmış ve artık gereğinin yapılmasını söylemiştir. Bunun üzerine Enver Paşa şu cevabı vermiştir:

“Mustafa Kemal’in mirlivalığa (tümgeneral) terfi iradesi cebimdedir. Ama siz onu bilmezsiniz O hiçbir şeyle memnun olmaz. General olur, korgenerallik ister. Korgeneral olur, orgenerallik ister. Orgeneral olur, müşirlik ister. Müşir yaparsınız bununla da yetinmez, padişahlık ister!”[35]

Enver Paşa’nın bu sözleri Mustafa Kemal’e aktarıldığında, Mustafa Kemal’in cevabı şu olmuştur: “Ben Enver’in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim…”[36]

Talat Paşa başka bir görüşmede Enver Paşa’ya partinin selameti için Mustafa Kemal, İsmet Bey, Mahmut Kamil ve Galip Paşa’yı kastederek şunu söylemiştir: “Bu kişiler kaldıkça ne sen ne de biz hiçbir şey yapamayız. Bütün bu tasfiyeler yapılmalı ki sen Harbiye Nazırı ve ben Dahiliye Nazırı olarak çalışabilelim”.[37]

Mustafa Kemal, 1920 yılında Talat Paşa’ya yazdığı mektupta Enver Paşa’nın girişeceği eylemlerden kendisini haberdar etmesini istemektedir:

“Azerbaycan ve Şimali Kafkasya’da Çerkeslerin istiklallerini te’min etmek, Azerbaycan ile ittifak etmiş Gürcistan ile itilaf halinde yaşamak. Daha evvel Türkistan’da bulunduğunu tahmin ettiğim Enver Paşa ile te’sis’i irtibat ederek onunla Türkistan istiklalini te’mine çalışmasını söylemek ve gerek Kafkasya’da ve gerek Türkistan’da vücuda getirilecek harekat ve faaliyeti Türkiye menafiine tevcih etmek ve bunun için benimle muhafaza-i irtibat eylemek.”[38]

Bu durum Mustafa Kemal’in  liderlik dayatması olarak okunabilmektedir. Aynı zamanda  4 Ekim 1920’de Enver Paşa’ya  yazdığı mektupta Pan-islamist politikalardan kaçınması gerektiğini ifade etmiş oradaki teşkilatın burada alınan kararlar ve faaliyetler ile uyumlu olması gerektiğini belirtmiştir.[39]

Mahmut Şevket Paşa’da günlüklerinde Mustafa Kemal ve Enver Paşa’nın birbirlerinden hoşlanmadıklarını ve çekiştiklerini yazmaktadır.[40] Bunun dışında Enver Paşa, mektuplarında Mustafa Kemal hakkında hakarete varacak ifadeler kullanmıştır. Örneğin Naciye Sultan’a 15 Temmuz’da yazdığı mektupta Mustafa Kemal için, “Cidden, arkadaşlara adeta kudurmuş köpek gibi saldıran bu adama vakıa bunlar tesir etmez, fakat ben bir kere yazmayı borç bildim.”[41] demekte, 18 Temmuz’da yine Naciye Sultan’a yazdığı mektupta ise “Mustafa Kemal budalası aleyhime yazdırarak düşmanlara cesaret vereceğine bilakis vahdete çalışsa daha doğru işlemiş olur.”[42] diye yazmaktadır.

4.3. Ethem Bey’in Tasfiyesi ve Enver Paşa ile İlişkisi

Mustafa Kemal, 1920 yılı Kasım ayında yaptığı değerlendirmede, Ethem Bey ve kardeşlerinin Türkiye’den uzaklaştırılmalarının hem ülkenin hem de kendilerinin menfaat ve güvenliği açısından uygun görüldüğünü ifade etmektedir. Bu doğrultuda, Fuat Paşa’ya, talep etmeleri hâlinde söz konusu kişilerin birlikte götürülerek uygun biçimde görevlendirilebileceklerinin bildirildiğini belirtmektedir.[43] Anlaşılacağı üzere Ethem Bey daha o yıllarda Anadolu’dan uzaklaştırılmak istenmektedir. Bunun yanı sıra Mustafa Kemal, Ethem Bey ve kardeşlerinin askerî ve millî kumandanların rütbe ve mevkilerini dikkate almaksızın aşağılayıcı ve saldırgan tutumlar sergilediklerini, Türk ordusunda değerli subay ve kumandan bulunmadığı yönünde bir kanaate sahip olduklarını ve kendilerini herkesin üzerinde kahramanlar olarak gördüklerini aktarmaktadır. Ayrıca, valilere emir verdiklerini ve bu emirlerin yerine getirilmemesi durumunda idam tehdidinde bulunduklarını da dile getirmektedir.[44]

Ethem Bey’in tasfiyesinden sonra, Enver Paşa halen Ethem Bey ile ilişkisini sürdürmüştür. Ethem Bey ve ağabeylerinin Yunan tarafına geçmesinden dört ay sonra , Trabzon’daki Küçük Talat, 12 Mayıs 1921’de Moskova’daki Enver Paşa’ya yazdığı mektupta onu uyarmak zorunda kalmıştır:

“Bir de aklıma gelmişken şunu yazayım. Bir tamiminizde Ethem ve Reşit mes’elesinden bahsetmenizi muvafık bulmadım. Bu adamlar hakkında öyle propagandalar yapıldı. Resmi tebliğlerde o kadar acı şeyler yazıldı ki, hadd-i zatında az çok hizmetleri ile beraber birer şaki olan, Türk köylerini gaddarane bir suretle soyup soğana çeviren bu üç kardeş, bu gün haklı haksız her ne ise halkın çok menfuru oldular. Bence artık böyle adamlardan el etek çekilmeli. Bazen bize en yakın ve namuslu ve hamiyetlerine tamamen inandığımız arkadaşlara tahammül edilemezken, böyle bütün varlıkları mağdur kanları ile bulanan bu insanları nasıl tesahüp edebiliriz?”[45]

Enver Paşa ve Ziya Bey 25 Ocak 1921 tarihinde İttihad-ı İslam Cemiyeti’nin İstanbul bürosuna gönderdikleri mektupta şöyle yazmaktadır:

“Cem’iyetimiz dahilinde birkaç kişiden mürekkeb bir küçük zümrenin hakimiyet etmesini istemediğimizden kendi mu’temed arkadaşlarımızdan mürekkeb bir grup teşkil etmek taraftarıyız. … Onun içindir ki İstanbul merkeziniz Trabzon’da Şükrü Bey ve Moskova’dan Anadolu’ya gelen Çerkes Sami Bey, sonra gönüllü kıta’atı kumandanı Çerkes Ethem ve kardeşi Reşid Beylerle da’ima münasebat-ı samimanede bulunmalıdır.”[46]

Görüldüğü üzere, Ethem Bey’in Ankara hükümeti ile çatışmaya başlayıp, isyan ettiği dönemde bile Enver Paşa çektiği telgrafta Ethem Bey ve kardeşinden bahsetmektedir. Enver Paşa, Yunanlılara teslim olduktan sonra İzmir’de bulunan Ethem Bey’e  ajan bile göndermiştir.[47]

Mustafa Kemal’in aktardığı diğer nedenlerde etkili olsa bile ağırlıklı olarak Teşkilat-ı Mahsusa içinde yer alan  Kuşçubaşı Eşref, Ethem Bey gibi bazı önde gelen Çerkesler başta Enver Paşa olmak üzere İttihatçı liderlerine yakın olmalarından ötürü şüpheli olarak görülmüşlerdir.[48]

5. Düzenli Ordu’ya Geçişin Sebebi: Çetecilik

Çetecilik olgusu, her şeyden önce, devletin kendi öz sentaksı ve normatif meşruiyeti açısından değil; amelî, yani var olan haliyle, tekil bir yapıya sahip olmadığına, bazı dönemlerde, birbirlerine muhalif değişik organların iç mücadelelerin yaşandığı bir saha oluşturduğuna işaret etmektedir.[49] Anlaşılacağı üzere devletin kendisinden gelen meşruiyeti sınırlı olmakta ve meşruiyet devletin dışında var olan aktörlere yetki verilerek sağlanmaktadır. Özellikle bu durum savaş gibi kriz dönemlerinde belirgin olmaktadır. Devlet nezdinde bir süre meşru ve tercih edilebilir olan bu aktörler bir yerden sonra devleti tehdit etmekte, devlet ile aktörler arasında çatışma yaşanmakta ve çoğunlukla aktörlerin tasfiyesi ile sonuçlanmaktadır. Milli Mücadele dönemine baktığımızda da gerek Ankara ve gerekse İstanbul hükümeti kendilerinin devamlılıklarını çeteler gibi belli aktörlere meşruiyet vererek sağlamışlardır. Ethem Bey’in tasfiyesi de aslında bu aktörlerin bir yerden sonra devleti tehdit ettiğine ve devletin de bu aktörleri tasfiye yoluna gittiğine en güzel örnektir. Bozarslan (2008)’a göre, Türkiye’de devletin çeteleri barındıran bir sahaya dönüştüğünü veya varlığını ancak çeteler ile sağlayabildiği dört dönem[50] mevcuttur. Bu dönemler arasındaki iki dönem konuyla doğrudan ilişkilidir. Bu dönemler şu şekildedir:

1) Islahat ve İttihat ve Terakki dönemlerini de içeren ve hemen hemen bir asra yayılan imparatorluktan çıkış dönemi; 2) İstiklal Harbi’nin en azından ilk iki yılı.

İttihat ve Terakki’ye karşı muhalefetin en temel itirazı, örgütün hiçbir kural tanımaz, baskıcı-darbeci-komplo ve provokasyona dayalı “çeteci” yöntemidir. Özellikle İstiklal Harbi sırasında İttihat ve Terakkinin bu “çeteci” yöntemi etkin olmuştur. İlk dönemde çeteleşme ve komitacılık İttihat ve Terakki çevresinde örgütlenirken, asıl yerini 1.Dünya Savaşı sırasında kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’da bulmuştur. İstiklal Harbi döneminde de düzenli ordu kurulana kadar milli mücadele çeteler üzerinden yürütülmüş ve çeteler ön plana çıkmıştır. Gönüllü müfrezeler ve çeteler kurarak gerillacı bir yöntem benimseyen, hapishanelerde bulunan mahkumları salarak onlardan taburlar kuran, bütçesi Savunma Bakanlığının — Harbiye Nezareti- örtülü ödeneğinden sağlanan Teşkilatı Mahsusa’nın temel amacı düşman olarak tanımladığı her unsurla savaştır.[51]

Teşkilat-ı Mahsusa komutanı Fuat Balkan, örgütün komitacılarını ve eylemlerini şu şekilde anlatmaktadır:

“Yalnız, şunu da kaydetmek isterim ki: komitacılık denilen şey, bazılarının zannettikleri gibi soygunculuk, çapulculuk değildir. Aksine vatanseverliğin ne müfritine komitacılık denir! Ve komitacı vatan davası karşısında, her şeyini, hatta canını dahi feda eden, gözünü budaktan sakınmayan, tepeden tırnağa feragat kesilmiş insandır. Memleketinin ve milletinin menfaati gerektirdiği zaman, merhamet bilmez, yakmak lazımsa gözünü kırpmadan yakar; yıkmak gerekirse yıkar, kırar, döker! Taş üstünde taş, omuz üstünde kelle bırakmaz!! Kaç defa böyle vaziyetler karşısında kaldık ve yapılması lâzım elam yaptık! Şimdi bakıyorum da şu veya bu işte, cezrî hareket etmemiş olsa idik, memleket kim bilir kimlerin ayakları altında kalacak ve bu şerefli millet kim bilir kimlerin, esiri kalmağa mahkûm olacaktı!”[52]

Teşkilat-ı Mahsusa, esas olarak üç kaynaktan beslenmiştir: Kürt aşiretleri, Balkan ve Kafkas göçmenleri (Özellikle Çerkesler) ve mahkumlar.[53] Dağ koşullarına alışkın ve çete savaşlarına uygun olmaları Kafkas göçmenlerini tercih edilir kılmıştır. Emniyet-i Umum Müdürlüğü (EUM) tarafından Edirne, Hüdavendigar, Ankara vilayetleriyle Bolu, İzmit, Çatalca, Kale-i Sultaniye ve Karesi mutasarrıflıklarına çekilen 26 Kasım 1914 tarihli şifreli telgrafta, çetecilikte istihdam edilmek üzere bir haftaya kadar “Laz ve Çerkezlerden çeteciliğe elverişli kişilerin tedarik edilmesi” istenmiştir.[54] Çetecilik faaliyetlerine Çerkeslerin yoğun katılımı Milli Mücadelenin başlarında Çerkeslerin ülkeyi kurtarmaya yardımcı olduğu algısını güçlendirip, Çerkesleri devlet nezdinde muteber muhacirler konumuna yerleştirirken, daha sonrasında itaatsiz ve tekinsiz unsurlar olarak damgalanmalarına neden olmuştur.[55] Mahkumlar da çeteler içinde önemli bir grubu oluşturmuştur, Buna Ethem Bey’in anılarından örnek verilebilmektedir:

“Kütahya ve buraya bağlı yerlerde bulunan hapishanelerde yatan mahkumların bir hayli yekun tuttuğunu mutasarrıfla konuşurken öğrenmiştim. Bunlardan faydalanmayı düşündüm, kendilerine haber yolladım, bazı şartlar ileri sürdüm. Bunlardan dört yüz kadar suçluyu ertesi günü serbest bıraktırdım. Hepsini Kütahya’da topladım. Kendilerine silah ve cephane verdim. … Taburun çoğunluğu yıllarca tutuklu kalan canilerdi. Bunlara vaadim, düşmanla fedakarane savaştıkları takdirde, en yakın ve uygun zamanda geri kalan mahkumiyet sürelerini affettirmekti.”[56]

Mahkûmlardan oluşan düzensiz birliklerin savaşların kazanılmasında katkısı olsa bile, katil ve cani olmalarından dolayı halkta korku yaratmışlardır. Düzensiz birliklerin halkta bıraktığı izlenim Uluğ İğdemir’in anılarında daha net anlaşılmaktadır:

“Gâvur İmam hükümetten çıktı. Kılığı kıyafeti o kadar tuhaf, o kadar hayretefzâ ki âdeta Çakırcalı. Fişeklikler belinden boğazına kadar. … Kimisinde çakmaklı tüfekler, kimisinde çifteler, kimisinde de mavzerler. … Kuva-yı Milliye’nin azmi çok müthiş. ‘Muhalefet eden köyü yakmak bizim için meşru bir vazifedir’ diyorlarmış. … Bugün hükümet donanmış. Kapılarda bayraklar. Jandarmalar nöbet bekliyor. Aşağı yukarı geziyorlar. Oh, hükümetin satveti ne tatlı şey! İnsana ne kadar munis görünüyor. Bunlar da silahlı. Hayır bunlardan hiç korkmuyoruz. Çünkü amiri var, mesuliyeti var. Halbuki şakiler, heyhat! Vurduğu vurduk, kestiği kestik. Alçak hainler!..”[57]

Bu alıntı çetelerin kendilerine önemli bir pay biçtiklerini göstermektedir. Fuat Balkan, “memleketin menfaati için gerekirse yakılıp, yıkılabileceğini” söylemektedir. Bu söylemin her dönemde tercih edilmesine rağmen memleketin menfaatinin ne olduğu tartışmalıdır ve değişkenlik göstermektedir. Ayrıca  cinayetten ceza almış kişilerin “memleketin menfaati” için silahlandırılması da tartışmalı bir konudur. Mete Tunçay’dan yapılan alıntı meselenin daha iyi anlaşılmasına imkan sağlamaktadır:

“Nizami ordunun kuruluşuna kadar. Ben gerillanın bir çeşit nostaljiyle idealize edilmesine karşıyım. … Savaşın her türlüsü pistir. Gerilla, nizami orduya göre daha fazla halka dayanır ama temiz iş yapmaz. Yani burada kendimizi romantikliğe kaptırmaya gerek yok. Silahlı halk ne demek? Birtakım zorbalar var, gelip para alıyorlar, asker alıyorlar senin çoluğunu çocuğunu götürüyorlar, direneni de öldürüyorlar. Para daha çok zenginlerde olduğu için onların paralarını alıyorlar, ama kullandıkları fakir fukaranın çocuğu. …Kuvayı Seyyare’nin nizami ordudan daha iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum.”[58]

Sonuç

Ethem Bey’in tasfiye edilme sürecinin arka planında siyasî nedenlerin belirleyici olduğu görülmektedir. Başına buyruk davranışlar gibi unsurlar tasfiye sürecinde etkili olmakla birlikte, belirleyici faktör Enver Paşa’ya olan yakınlığıdır. Zira Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasında göz ardı edilemeyecek bir liderlik mücadelesi bulunmaktadır. Bu nedenle Millî Mücadele sürecinde Enver Paşa’ya yakın duran kadrolar, zamanla Ankara Hükûmeti ile çatışmaya girmiş ve sistemli biçimde tasfiye edilmiştir. Ethem Bey’in hem ailesinin hem de kendisinin Enver Paşa’ya olan yakınlığı, bu tasfiyeyi kaçınılmaz kılmıştır.

Bu noktadan sonra Çerkeslerin yapması gereken temel şey, Ethem Bey’in isminin önünde yer alan “Çerkes” tanımlamasının kaldırılmasını talep etmektir. Ethem Bey’e iade-i itibar yapılmasını savunanlar, bu meseleyi Çerkeslik bağlamından çıkararak kendi siyasal ve tarihsel perspektifleri çerçevesinde tartışmalıdır. Ethem Bey’in sürekli olarak Çerkeslik üzerinden ele alınması, Çerkes toplumuna herhangi bir kazanım sağlamamakta; aksine doğrudan zarar vermektedir. Çerkeslerle ilgili her tartışmada “Hain Çerkes Ethem!” söyleminin yeniden dolaşıma sokulması, Çerkesleri sürekli bir savunma pozisyonuna itmektedir.

Oysa Çerkeslerin kültürel, siyasal ve toplumsal açıdan çok daha önemli meseleleri bulunmaktadır. Buna rağmen, tüm enerjinin bu konu etrafında harcanması ciddi bir zaman ve emek kaybına yol açmaktadır. Ethem Bey’in isminin önündeki “Çerkes” tanımlamasının kaldırılmasına yönelik bir talep, yalnızca tarihsel bir düzeltme anlamına gelmeyecek; aynı zamanda Ethem Bey meselesi üzerinden devletle özdeşleşen ve bağımsız politikalar üretemeyen Çerkeslerin, kendi kimliklerini daha sağlıklı bir biçimde örgütleyebilmelerinin de önünü açacaktır. Bu durum, Çerkeslerin kültürel ve siyasal kimliklerine daha doğrudan odaklanabilmelerini mümkün kılacaktır.[59]


Son Notlar

*Bu çalışma 06.02.2025 tarihinde kişisel blogda yayımlanmıştır. Burada yayımlanmadan öncel dil ve anlatım açısından kısıtlı düzenlemeler yapılmıştır.

[1] KAFFED (2021), Kamuoyunun Dikkatine, https://www.kaffed.org/haberler/federasyondan/item/4541-kamuoyunun-dikkatine.html, Erişim Tarihi: 08.12.2021.

[2] Deustche Welle 28 Kasım 2021 tarihinde “Kafkasya’dan Türkiye’ye Çerkeslerin hikayesi -Dünyada en fazla Çerkes Türkiye’de yaşıyor” başlıklı 12 dakikalık bir video yayınladı. Video üzerine Cumhuriyet döneminde Çerkeslere asimilasyon uygulanıp uygulanmadığına dair bir tartışma silsilesi başladı. Bu cümledeki atıf o tartışmaya yöneliktir. Ethem Bey’e yüklenen “Hain Çerkes” sıfatının Çerkeslere yönelik asimilasyonun bir yüzü olduğunu düşünüyorum. Konunun ayrıntısına girilmemiştir.

[3] Bu konuda özellikle sözlü tarih çalışmaları önemli yer tutmaktadır. Bkz. Kural, K. (2014), Çerkes’i bırakın, Ethem sizin olsun”, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/8456/cerkesi-birakin-ethem-sizin-olsun, Erişim Tarihi: 14.11.2014; Guşıps (2013), “Ançok Anzavur’un İzinde”, http://www.gusips.net/analysis/sozlutarih/1213-ancok-anzavurun-izinde.html, Erişim Tarihi: 03.01.2013; Okçuoğlu, B. A. (2018) “Türkiye’de Çerkes Diasporası: Kimlik İnşası ve Referansları”, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 22(1), 143–144; Sunata, a.g.e., ss. 180–181.

[4] Göker, E. A. (2019) “Erken Cumhuriyet Döneminde Mühendislik ve Devlet İnşa Pratikleri: Gönen Manyas Çerkes Sürgünü”, Mülkiye Dergisi, 43(4), 681–706.

[5] Erciyes, J. C. (2017) “Sovyet Sonrası 25 Yılda Türkiye’den Kuzey Kafkasya’ya Geri Dönüşün Dönüşümü: Köprüleri Yakmaktan Köprüler Kurmaya”, Kafkasya Çalışmaları, 2(4), ss. 25

[6]Akal, E. (2006) Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm, 2. Baskı, İstanbul: TÜSTAV, ss. 316

[7]Sarıhan, Z. (1986) Çerkez Ethem’in İhaneti, 2. Baskı, İstanbul: Kaynak Yayınları

[8]a.g.e

[9]Sarısaman, S. (1995) “Ömer Naci Bey Müfrezesi”, Atatürk Yolu Dergisi, 4(16).

[10]Ethem, Ç. (1993) Anılarım, İstanbul: Berfin Yayınları.

[11]a.g.e., ss. 55

[12]a.g.e.

[13]Yelbaşı, C. (2019) Türkiye Çerkesleri — Osmanlı’dan Türkiye’ye Savaş, Şiddet, Milliyetçilik, 1. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 92

[14]Ethem, a.g.e., ss.29–30

[15] Yelbaşı, a.g.e.

[16] Bahsi geçen idamlardan sonra takip eden haftalarda başka idamlarda gerçekleştirilmiştir. Bkz. a.g.e.

[17] a.g.e., ss. 95

[18] Akal, E. (2006) Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm, 2. Baskı, İstanbul: TÜSTAV

[19] Cebesoy’dan Aktaran Yelbaşı, ss. 115

[20] Bardakçı, M. (2015) Enver, 1. Baskı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, ss. 200

[21] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Akal (2006), a.g.e.

[22] Yelbaşı, a.g.e.

[23] Akal (2006), a.g.e.

[24] a.g.e.

[25] Yelbaşı, a.g.e.

[26] Yamauchi, M. (1995) Hoşnut Olamamış Adam — Enver Paşa Türkiye’den Türkistan’a, 1. Baskı, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, ss. 115.

[27] a.g.e., ss. 52

[28] Bardakçı, M. (2015) Enver, 1. Baskı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

[29] Yamauchi, a.g.e., ss. 63

[30] Erbil, P. (2008) İttihatçı Düşünce ve Eylemin Anatomisi, Resmi Tarih Tartışmaları 4 içinde, der. F. Başkaya, 1. Baskı, Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı/Özgür Üniversite, ss. 199.

[31] a.g.e.

[32] Bardakçı, a.g.e, ss. 16

[33] Aktaran, a.g.e., ss. 17

[34] Aktaran, a.g.e.

[35] Aydemir, Ş. S. (1976) Tek Adam 1881–1919, 1. Cilt, 6. Baskı, İstanbul: Remzi Kitabevi, ss. 286.

[36] a.g.e., ss. 287.

[37] Aktaran Erbil, a.g.e., ss. 200.

[38] Tekeli, İ., İlkin, S. (1980), “Kurtuluş Savaşında Talat Paşa ile Mustafa Kemal’in Mektuplaşmaları”, Belleten, 44(174), ss. 324.

[39] Akal, a.g.e.

[40] Aktaran, Bardakçı, a.g.e.

[41] Aktaran, a.g.e., ss. 263

[42] Aktaran, a.g.e., ss. 266

[43] Kemal, G. M. (2015) Nutuk, İstanbul: Kaynak Yayınları.

[44] a.g.e.

[45] Yamauchi, a.g.e., ss. 204–205

[46] a.g.e., ss. 136; Bardakçı, a.g.e, ss. 279–280

[47] a.g.e., ss. 53

[48] Bora, T. (2021) Türk Milliyetçiliği ve Çerkeslik — “Muavin Milliyet” ve Pharmakon, Çerkeslerin 21. Yüzyılı — Kimlik, Anayurt ve Siyaset içinde, der. M. C. Taymaz ve S. Alankuş, Ankara: Dipnot Yayınları, 17–35.

[49] Bozarslan, H. (2008) Türkiye’de devlet, komitacılık ve çetecilik konusunda birkaç hipotez, Resmi Tarih Tartışmaları 1 içinde, der. F. Başkaya, 2. Baskı, Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı/Özgür Üniversite, ss. 174.

[50] Konuyla alakası olmamasından ötürü diğer dönemlerden ayrıntılı olarak bahsedilmemiştir. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. a.g.e., ss. 178.

[51] Ersoy, T. (2007) İttihatçı Gelenek: İttihat Terakki Dersleri, Resmi Tarih Tartışmaları 3 içinde, der. F. Başkaya, F. Çetinoğlu, 1. Baskı, Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı/Özgür Üniversite, ss. 34.

[52] Aktaran Çetinoğlu, S. (2007) İttihat ve Terakki’den Kemalizm’e Jön Türklerin İki Dönemi-İki Yüzü, Resmi Tarih Tartışmaları 3 içinde, der. F. Başkaya, F. Çetinoğlu, 1. Baskı, Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı/Özgür Üniversite, ss. 34.

[53] Hür, A. (2007) 1908–1938 Döneminde Hukuk Dışı Uygulamalar, Resmi Tarih Tartışmaları 3 içinde, der. F. Başkaya, F. Çetinoğlu, 1. Baskı, Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı/Özgür Üniversite, ss. 244

[54] Dündar, F. (2001) İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası (1913–1918), 1. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 131.

[55] Göker, E. A. (2021) Bir Tutunma Stratejisi Olarak Türkiyeli Çerkeslerin Kültürel Alana Yönelimi, Çerkeslerin 21. Yüzyılı — Kimlik, Anayurt ve Siyaset içinde, der. M. C. Taymaz ve S. Alankuş, Ankara: Dipnot Yayınları, 85–102.

[56] Ethem, a.g.e., ss. 60.

[57] İğdemir, U. (1973) Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları (Günlük Anılar), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

[58] Cinemre, L., Çakır, R. (1991) Sol Kemalizme Bakıyor, 1. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları, ss. 24.

[59] Kural, a.g.e.

Yorum bırakın